29 Mart 2006

Halil Erdoğan

bi ara alaca diye bir ilçede öğretmenlik yapıyordum ben.
orada, kiracısı olduum yaşlı bir amca vardı. işte bu amca Gayri dayanamam ben bu hasrete/Ya beni de götür ya sen de gitme dizelerinin sahibi Halil Erdoğan'dı.
Halil Amca'yla Yalçın adında şeker bir arkadaşla birlikte yaptığımız bir muhabbetten aşağıdaki metin ortaya çıktı sevgili seyredenlerim...


Ben Halil Erdoğan. Alaca'nın Haydarın Köyü'nde 1928'de doğmuşum.
Eskiden köylerde aşık çok kıt idi. Bizim zamanımızda her köyde aşık bulunmazdı. Benim babam aşıklara çok meraklı bir adamdı. Ama çalınacak saz bile yoktu o zamanlar. Ancak düzensiz, perdeli ipten sazlar vardı.
Dedem Mustafa, seferberlikte 30 yıl muhtarlık yapmış. Dedemin gelen gideni çoktu,. Gelen ozanlara da çok meraklıydı. En çok Sivas'tan gelirlerdi. Bütün köy başlarına birikirdi geldiklerinde aşıkların. Üç-beş gün kalırlardı, boş gönderilmezlerdi.
Eskiden Cem'ler daha çok olurdu. Orada çalarlardı. Eski aşık malları'ndan söylerlerdi. Kendilerinin olanlar da vardı, olmayanlar da.
O sıralarda ben 9-10 yaşlarında var yoktum. Müziğe çok merakım vardı. Ozanların dizlerinin dibinde otururdum. Sonradan babam, Koyuncu Saray Köyü'nden teyzemin oğlu Duran Efendi'den ,kendisi çok iyi çalardı, O'nda bir bağlama vardı, onu emanet olarak getirdi, ama düzeni yok yani. Babam bir türlü sazı belleyemedi. Ben de babamdan saz boşalınca sazı elime alırdım. "Ulan Hasan Ağa, bunu sen çalamadın ama oğlun çalacak," derlerdi. Gelen aşıklardan çalınan havaları ezberlerdim.
Babamla kardaşım Ankara'ya işci olarak çalışmaya gittiler. Üç ay kadar çalıştılar. Babam Ankara'dan bir saz almış. Bi vakit de bu sazla idare ettik. Kendi kendime geliştirdim. Hiç usta görmedim. Köyde benden başka çalan yoktu. Beni köylere düğünlere götürmeye başladılar.
Askere gittim geldim. Bu ovaya Hüseyinova derler. Bir kış günü Aşık Veysel Hüseyinova'ya gelmiş dediler. Eskiyapar Köyü'ndelermiş. Yanına gittim. A...(okuyamadım) diye biri vardı yanında, bir de Küçük Veysel var. Sabah muhabbetinde, Hüseyin Ağa'nın hanesinde sabah çayı içildi. Aşık Veysel'e, "al sazını eline" dediler. Aşık Veysel bir boy gittikten sonra, "burada memleketinizin adamı var, bi den sen al bakalım sazını eline," dedi. Aşığın bir havasını çaldım. "aldım sazımı Elime"yi söyledim. "Halil bunu sen benden yeni mi belledin yok sa evvelden biliyor muydun?" dedi. "İnsanın kafası aynı tarlanın tohum ekmesine benzer,"dedi. "Bir tarlaya tohumu ekersiniz, o tohum toprağın içinde çillenir, topraktan çıkar, oka seğirtir, kelle çevirir, yeter. İnsanın beyni de buna benzer," dedi. "Bir daha çıkamaz," dedi. "Ustam," dedim, "şu benim bağlamamı bi eline al, perdelerini kontrol et" dedim. Perdelere baktı. "Halil, beni deniyor musun?" dedi, "perdelerin yerinde, sen bunun üzerinde durursan çok ilerletirsin," dedi.
Yanlarına katıldım, 1957'de. Bunlarla birlikte Hüseyinova'nın köylerini birlikte gezdik., bir ay dolaştık. Yürüye yürüye. Köy odalarında kalıyorduk. O zamanlar her köyde büyük, köyün bütün erkeklerini içine alabilecek kadar büyük, köy odaları olurdu. Aşıklık kışın olurdu. Yazın çalışır köylü. Aşıklığa ancak kışın zaman kalır.
Aşıklık demek başka bir şey. Hanesinde oturup çalamaz aşık. Dolaşır. Yokluktan varlıktan değil.
Ozan demek Hak'ka aşık olandır.
Cem'de ocakzadenin (dede'nin) postu ayrıdır. Bizimkine 'zakir postu' derler. 12 hizmet vardır. Toplanan kişilere dede vaz eder. Zakir postu da O'na karşılık verir. Veremeyen aşık sayılmaz. Şöyle ki: Dede vaaz ettiğinde sen tam O'nun bıraktığı yerden vaaz edilen konuya dair okuyabileceksin. Cem'de sonra üç deyiş okunur. Duaz edilir. (12 imamın isimlerinin geçtiği şiir) dede dua eder, bacılar ayağa kalkar, dede destur verir bacılar oturur. Sakka suyu dağıtılır, öğütler nasihatler edilir.
Cem'in dışında köy odalarında yapılan toplantıların da bir usulü vardır. Önce üç türkü söylenir. Araya muhabbet girer. Sonra oradakilerden biri "tel doğrusunu söyler aşık, hele şu sazı al eline," der.
Herkeste vardır bu aşıklık. Ama Cenab-ı Allah bazılarına daha fazla ilham vermiştir.
1957'den sonra çiftçilik yapmaya devam ettim. Marangozluk da var bende. Kış günleri düğünlere giderdim. Yazın marangozluk yapardım.
Kızlar bana aşıktı. Ama aşıklıkta bir gelenek var: Aşık olan vardığı evin ekmeğine hiyanet etmez, hiyanet edenin de aşıklığı da güvenirliği de kalmaz.
Bazen yazları Ankara'ya inşaatlarda çalışmaya giderdim. Bu gidişlerimin birinde, çalıştığım inşaatın bir bekçisi vardı, bir Pazar günü köyden bir arkadaşla, İtfaiye Meydanı'nda dolaşıyoruz. Orada gezerken biri elinde bir sazla geldi yanımıza. Elinden sazı aldım. Gerçek bir saz! "Gel bu sazı bana sat," dedim. "Satmam," dedi. "Bu sazı kaça aldın hemşerim?" dedim, "25 liraya" dedi. "Verirsem de 30'dan aşağıya vermem," dedi. 27 buçuk liraya indirtebildim. 25 liram çıktı, arkadaş da "geri kalanını ben veririm," dedi. Sazı aldık inşaata geldik. Akşam arkadaşlar birikti. Çaldım muhabbet oldu. Bekçi arkadaş, "ula Halil sen radyoevine git sana mutlaka çaldırırlar," dedi. Cesaret verdi. Bir ceket bir pantolon buldular. Radyoevine vardım. Selamın Aleyküm. Aleyküm Selam. Orada danışmadaki arkadaşa "yav," dedim, "ben burada Mustafa Sarısözen'i görmeye geldim." "O burda yok 15 dakika sonra gelir," dediler. Geldi. Tevazu ettim. "Hoş geldin," dedi. Eline eğildim, vermedi. "Amacın ne?" dedi, "mümkünse radyonuzda okumaya geldim," dedim. B kahve ısmarladı bana. "hay hay," dedi bana "radyoya sesiniz uygunsa her vatandaşın hakkıdır," dedi, " çıkar şu sazını bakalım," dedi. Her türküden bir kıta söyletti. "Perşembe günü gel şu iki türküyü söylersin,"dedi. "Kadir mevlam ne güzel yaratmış"ı okudum bir de "hasta düştüm bir mecalim kalmadı"yı. O sırada birader radyoevinin karşısındaki bakkala gitmiş, "radyoyu aç kardaşım türkü söyleyecek," demiş de inanmamış bakkal. İnşaattakiler alkışlamışlar.
62'de gittim bir de. "Yurttan Sesler"de okudum.
Bir dilekçe verdim radyoya. Beni istediler. Annem ölmek üzereydi. İmtihana çağırdılar gitmedim. İstemedim.
63'te Almanya'ya yazıldım. 6 sene kaldım orada.
Çalıştığım yerde bir Alman kadın vardı. Bana o Alman çok yakınlık gösterirdi. Sanırsın ki aramızda bir şey var, ama hiçbir şey yok. Bu yüzden niyeti nedir anlamak için birini gönderdim. Alman, arkadaşa "ben bu adamı kardeşim gibi seviyorum," demiş. Zaman geldi ben Almanya'dan ilişiğimi keserken helalleşmeye vardım. Kadıncağız bir haykırdı, gözlerinden baran gibi yaş akıyor. O beni o kadar etkiledi ki, o zaman uçak kıt, trenle geliyorum, sanki ağlaması hala gözlerimin önünde. Trende iki gündüz bir gecede yaptım türküyü:
Gayri dayanamam ben bu hasrete
Ya beni de götür ya sen de gitme
Ataşın aşkıyla yakma canımı
Ya beni de götür ya sen de gitme

(...)

Karaları giyip düşme peşime
Köz düşürdüm yüreğimin başına
Halil bak şu gözlerimin yaşına
Ya beni de götür ya sen de gitme

İşte döndük yeniden buraya. Aşıklığa da, çiftçiliğe de, marangozluğa da devam ettim. Birlik Partisi kurulmuştu bir ara. Aşıkları topladılar. Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Kul Ahmet, Mahmut Erdal, Sultan Can, Eşref, Bilal Bozdağ, ben falan, Ankara'dan yola çıktık. Bursa, Adana, İstanbul, İzmir'i dolaştık.
Şimdi yaşlandım. Ama hala söylerim. Beni düğünlere çağırırlar. Hürmet gösterirler sağolsunlar. Geçenlerde belediye başkanı çağırdı, parkta söyledim, çok kalabalıktı, başkan plaket verdi bana.
Son sözümüzde şöyle olsun Hoca, bak dinle:
Yaptımsa bir eser kaldı
İşte günler tamam oldu
Ecel düdüğünü çaldı
Halil gider Sal içinde

Hiç yorum yok:

29 Mart 2006

Halil Erdoğan

bi ara alaca diye bir ilçede öğretmenlik yapıyordum ben.
orada, kiracısı olduum yaşlı bir amca vardı. işte bu amca Gayri dayanamam ben bu hasrete/Ya beni de götür ya sen de gitme dizelerinin sahibi Halil Erdoğan'dı.
Halil Amca'yla Yalçın adında şeker bir arkadaşla birlikte yaptığımız bir muhabbetten aşağıdaki metin ortaya çıktı sevgili seyredenlerim...


Ben Halil Erdoğan. Alaca'nın Haydarın Köyü'nde 1928'de doğmuşum.
Eskiden köylerde aşık çok kıt idi. Bizim zamanımızda her köyde aşık bulunmazdı. Benim babam aşıklara çok meraklı bir adamdı. Ama çalınacak saz bile yoktu o zamanlar. Ancak düzensiz, perdeli ipten sazlar vardı.
Dedem Mustafa, seferberlikte 30 yıl muhtarlık yapmış. Dedemin gelen gideni çoktu,. Gelen ozanlara da çok meraklıydı. En çok Sivas'tan gelirlerdi. Bütün köy başlarına birikirdi geldiklerinde aşıkların. Üç-beş gün kalırlardı, boş gönderilmezlerdi.
Eskiden Cem'ler daha çok olurdu. Orada çalarlardı. Eski aşık malları'ndan söylerlerdi. Kendilerinin olanlar da vardı, olmayanlar da.
O sıralarda ben 9-10 yaşlarında var yoktum. Müziğe çok merakım vardı. Ozanların dizlerinin dibinde otururdum. Sonradan babam, Koyuncu Saray Köyü'nden teyzemin oğlu Duran Efendi'den ,kendisi çok iyi çalardı, O'nda bir bağlama vardı, onu emanet olarak getirdi, ama düzeni yok yani. Babam bir türlü sazı belleyemedi. Ben de babamdan saz boşalınca sazı elime alırdım. "Ulan Hasan Ağa, bunu sen çalamadın ama oğlun çalacak," derlerdi. Gelen aşıklardan çalınan havaları ezberlerdim.
Babamla kardaşım Ankara'ya işci olarak çalışmaya gittiler. Üç ay kadar çalıştılar. Babam Ankara'dan bir saz almış. Bi vakit de bu sazla idare ettik. Kendi kendime geliştirdim. Hiç usta görmedim. Köyde benden başka çalan yoktu. Beni köylere düğünlere götürmeye başladılar.
Askere gittim geldim. Bu ovaya Hüseyinova derler. Bir kış günü Aşık Veysel Hüseyinova'ya gelmiş dediler. Eskiyapar Köyü'ndelermiş. Yanına gittim. A...(okuyamadım) diye biri vardı yanında, bir de Küçük Veysel var. Sabah muhabbetinde, Hüseyin Ağa'nın hanesinde sabah çayı içildi. Aşık Veysel'e, "al sazını eline" dediler. Aşık Veysel bir boy gittikten sonra, "burada memleketinizin adamı var, bi den sen al bakalım sazını eline," dedi. Aşığın bir havasını çaldım. "aldım sazımı Elime"yi söyledim. "Halil bunu sen benden yeni mi belledin yok sa evvelden biliyor muydun?" dedi. "İnsanın kafası aynı tarlanın tohum ekmesine benzer,"dedi. "Bir tarlaya tohumu ekersiniz, o tohum toprağın içinde çillenir, topraktan çıkar, oka seğirtir, kelle çevirir, yeter. İnsanın beyni de buna benzer," dedi. "Bir daha çıkamaz," dedi. "Ustam," dedim, "şu benim bağlamamı bi eline al, perdelerini kontrol et" dedim. Perdelere baktı. "Halil, beni deniyor musun?" dedi, "perdelerin yerinde, sen bunun üzerinde durursan çok ilerletirsin," dedi.
Yanlarına katıldım, 1957'de. Bunlarla birlikte Hüseyinova'nın köylerini birlikte gezdik., bir ay dolaştık. Yürüye yürüye. Köy odalarında kalıyorduk. O zamanlar her köyde büyük, köyün bütün erkeklerini içine alabilecek kadar büyük, köy odaları olurdu. Aşıklık kışın olurdu. Yazın çalışır köylü. Aşıklığa ancak kışın zaman kalır.
Aşıklık demek başka bir şey. Hanesinde oturup çalamaz aşık. Dolaşır. Yokluktan varlıktan değil.
Ozan demek Hak'ka aşık olandır.
Cem'de ocakzadenin (dede'nin) postu ayrıdır. Bizimkine 'zakir postu' derler. 12 hizmet vardır. Toplanan kişilere dede vaz eder. Zakir postu da O'na karşılık verir. Veremeyen aşık sayılmaz. Şöyle ki: Dede vaaz ettiğinde sen tam O'nun bıraktığı yerden vaaz edilen konuya dair okuyabileceksin. Cem'de sonra üç deyiş okunur. Duaz edilir. (12 imamın isimlerinin geçtiği şiir) dede dua eder, bacılar ayağa kalkar, dede destur verir bacılar oturur. Sakka suyu dağıtılır, öğütler nasihatler edilir.
Cem'in dışında köy odalarında yapılan toplantıların da bir usulü vardır. Önce üç türkü söylenir. Araya muhabbet girer. Sonra oradakilerden biri "tel doğrusunu söyler aşık, hele şu sazı al eline," der.
Herkeste vardır bu aşıklık. Ama Cenab-ı Allah bazılarına daha fazla ilham vermiştir.
1957'den sonra çiftçilik yapmaya devam ettim. Marangozluk da var bende. Kış günleri düğünlere giderdim. Yazın marangozluk yapardım.
Kızlar bana aşıktı. Ama aşıklıkta bir gelenek var: Aşık olan vardığı evin ekmeğine hiyanet etmez, hiyanet edenin de aşıklığı da güvenirliği de kalmaz.
Bazen yazları Ankara'ya inşaatlarda çalışmaya giderdim. Bu gidişlerimin birinde, çalıştığım inşaatın bir bekçisi vardı, bir Pazar günü köyden bir arkadaşla, İtfaiye Meydanı'nda dolaşıyoruz. Orada gezerken biri elinde bir sazla geldi yanımıza. Elinden sazı aldım. Gerçek bir saz! "Gel bu sazı bana sat," dedim. "Satmam," dedi. "Bu sazı kaça aldın hemşerim?" dedim, "25 liraya" dedi. "Verirsem de 30'dan aşağıya vermem," dedi. 27 buçuk liraya indirtebildim. 25 liram çıktı, arkadaş da "geri kalanını ben veririm," dedi. Sazı aldık inşaata geldik. Akşam arkadaşlar birikti. Çaldım muhabbet oldu. Bekçi arkadaş, "ula Halil sen radyoevine git sana mutlaka çaldırırlar," dedi. Cesaret verdi. Bir ceket bir pantolon buldular. Radyoevine vardım. Selamın Aleyküm. Aleyküm Selam. Orada danışmadaki arkadaşa "yav," dedim, "ben burada Mustafa Sarısözen'i görmeye geldim." "O burda yok 15 dakika sonra gelir," dediler. Geldi. Tevazu ettim. "Hoş geldin," dedi. Eline eğildim, vermedi. "Amacın ne?" dedi, "mümkünse radyonuzda okumaya geldim," dedim. B kahve ısmarladı bana. "hay hay," dedi bana "radyoya sesiniz uygunsa her vatandaşın hakkıdır," dedi, " çıkar şu sazını bakalım," dedi. Her türküden bir kıta söyletti. "Perşembe günü gel şu iki türküyü söylersin,"dedi. "Kadir mevlam ne güzel yaratmış"ı okudum bir de "hasta düştüm bir mecalim kalmadı"yı. O sırada birader radyoevinin karşısındaki bakkala gitmiş, "radyoyu aç kardaşım türkü söyleyecek," demiş de inanmamış bakkal. İnşaattakiler alkışlamışlar.
62'de gittim bir de. "Yurttan Sesler"de okudum.
Bir dilekçe verdim radyoya. Beni istediler. Annem ölmek üzereydi. İmtihana çağırdılar gitmedim. İstemedim.
63'te Almanya'ya yazıldım. 6 sene kaldım orada.
Çalıştığım yerde bir Alman kadın vardı. Bana o Alman çok yakınlık gösterirdi. Sanırsın ki aramızda bir şey var, ama hiçbir şey yok. Bu yüzden niyeti nedir anlamak için birini gönderdim. Alman, arkadaşa "ben bu adamı kardeşim gibi seviyorum," demiş. Zaman geldi ben Almanya'dan ilişiğimi keserken helalleşmeye vardım. Kadıncağız bir haykırdı, gözlerinden baran gibi yaş akıyor. O beni o kadar etkiledi ki, o zaman uçak kıt, trenle geliyorum, sanki ağlaması hala gözlerimin önünde. Trende iki gündüz bir gecede yaptım türküyü:
Gayri dayanamam ben bu hasrete
Ya beni de götür ya sen de gitme
Ataşın aşkıyla yakma canımı
Ya beni de götür ya sen de gitme

(...)

Karaları giyip düşme peşime
Köz düşürdüm yüreğimin başına
Halil bak şu gözlerimin yaşına
Ya beni de götür ya sen de gitme

İşte döndük yeniden buraya. Aşıklığa da, çiftçiliğe de, marangozluğa da devam ettim. Birlik Partisi kurulmuştu bir ara. Aşıkları topladılar. Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Kul Ahmet, Mahmut Erdal, Sultan Can, Eşref, Bilal Bozdağ, ben falan, Ankara'dan yola çıktık. Bursa, Adana, İstanbul, İzmir'i dolaştık.
Şimdi yaşlandım. Ama hala söylerim. Beni düğünlere çağırırlar. Hürmet gösterirler sağolsunlar. Geçenlerde belediye başkanı çağırdı, parkta söyledim, çok kalabalıktı, başkan plaket verdi bana.
Son sözümüzde şöyle olsun Hoca, bak dinle:
Yaptımsa bir eser kaldı
İşte günler tamam oldu
Ecel düdüğünü çaldı
Halil gider Sal içinde

Hiç yorum yok:

About This Blog

Flickr PhotoStream


Top Horizontal Menu